21 Kasım 2011 Pazartesi

DUMP CUBU DUBU




DUMP CUBU DUBU


Dump cubu dubu cubu Cump dubu cubu dubu Dumb cubu cump dubu cump… (Usanıncaya ya da uyuklayıncaya kadar nakarat)
Güldünüz biliyorum şimdi. Gülün gülün… Ben de gülüyorum zaten.
Ama soracaksınız… Ki sormakta da çok haklısınız; “Bu dumplu cumplu anlamsız cümle neyin nesi peki?”
Nota yazma kabiliyetim olmadığı için ancak böyle anlatabileceğimi sandığım bir melodinin ritmi bunlar. Bir klasik müzik eseri… Ve bu ritim kulağıma her dokunduğunda çocukluğumun bir döneminin anıları seriliverir gözümün önüne. Ama her ne hikmetse; melodiyi çok iyi bilmeme ve her duyduğumda “İşte bu!” Dememe rağmen, ne eserin adını ne de eser sahibini biliyorum. Epey araştırdım geçenlerde ama bir türlü denk düşüremedim. Birkaç saat içinde gözden geçirmediğim ünlü eser kalmadı sandım… Ama yok, bulamadım. Belki de o kadar ünlü değilmiş besteci…
Ama öyle ya da böyle öğreneceğim bunu… Hoş; hiç öğrenemesem de melodinin beni alıp götürdüğü mazi çok daha önemli benim için… Çocukluğum.
*********************************
 “Murtçu” Derler bize… Adana içindeki ilk tanışmalardaki kalıplaşmış diyalog şöyledir:
-Neresindensin sen Adana’nın emm’oolu?
-Gareysalı (Karaisalı)
-Haa… Murtçu’sun yani.
Aslında bize bu Murtçu sıfatının verilmesi ta Milli Mücadele Yılları’na dayansa da bunu pek kimse bilmez. (Yine pek bilinmeyen bir şey vardır; Karaisalı düşmanın işgal edemediği tek ilçedir Adana’da) Her neyse, Adanalılar haklı olarak bizim bölgenin hâkim bitki örtüsünün çoğunluğunu oluşturan Murt ağaçlarından dolayı bu ismi aldığımızı sanır. Doğru olan şudur ki; ilçenin hep yeşil görünmesini sağlayan üç yeşilden, üç güzelden birisidir Murt… Bir diğer güzelin adı ise Sındılık… Diğeri de herkesin tahmin edebileceği üzere elbette Çam… Ve ne büyük nimettir ki, üçü de yapraklarını dökmez. Yemyeşildirler hep…
Sonradan öğrendim ki Mersin Ağacı imiş Murt’un bilinen ismi… Üzüldüm; keşke herkes Murt diye adlandırsaydı. Literatürde “Myrtus communis” diye kayıtlı olması ise biraz su serpti yüreğime. Evet… Murt çok güzel bir ağaççıktır. Önceden de belirttiğim gibi yapraklarını hiç dökmez. Hep canlı, hep tertemiz bir görüntüsü vardır. Minnacık siyah meyvelerinin tadı mükemmeldir. Ağzı buran ıtırlı bir tadı vardır. Çok fazla şekerli değildir. Meyvesinin de yapraklarının da ve hatta gövdesinin de kokusu harikadır. Cennet kokusudur sanki. Ya o küçük beyaz çiçekleri? Dayanılmaz güzellikte kokarlar. Hele yağmur sonrası… Anlatamam.
Bir şeyi anlatamıyorsa artık insan konuyu kapatıp, başka bir anlatamayacağı şeyi anlatmaya başlamalı…  İşte o anlatılamayan öteki şeyin adı ise “Çam”.
Tuhafıma giderdi çocukken… Hâlâ da tuhaftır ya; büyüklerimiz, sohbetlerinin konusu çam olduğu zaman bizim bölgenin yukarı taraflarına yani Toroslar’a daha yakın yerlerdeki çam ağaçlarını öve öve bitiremezdi. Ve ben bu övgüye hiçbir zaman anlam veremedim. Elbette o çamlar da güzeldi; upuzun ve kalem gibi dimdik. Bu asil ve ulu duruşları etkilerdi zahir bizim büyüklerimizi. Ama bizim çamlarımız daha karakterli görünmüştür bana hep… Çünkü hepsi çam ağacıdır ama her birisinin görüntüsü farklıdır. Kimi uzun, kimisi kısa… Bazıları eğri, yana yatmış… Bazıları çatallı, çangallı… Evet, o yayla bölgesinin çamlarıyla kıyaslarsak biraz bodur kalırlar. Ama büyük olanları da müthiş büyür. Ben iki tanesini hatırlıyorum. İkisi de koskocamandı (ki adları da öyleydi zaten: Koca Çam) ve kocamanlıklarınca güzel.  Birisine yıldırım düştüğünü ve o koskoca dallarından birisinin kırıldığını biliyorum. Ama çok yıllar oldu görmeyeli. Umarım hâlâ yerindedir… Ama maalesef diğer Koca Çam’ın yerinde yeller esiyor şimdi. Çünkü aç gözlü bir odun tüccarının gözünü doyurmuştu vaktinde. Bak bu işe de şaşarım hâlâ; o ağacın kesilmesi resmi izinle olmuştu. O izini veren de mutlaka aç gözlü birisiydi. Çocuk olmasaydım eğer mutlaka engel olurdum… Ya da o zaman da şimdiki aklım olsaydı, çocuğum deyip de hafife almazdım kendimi… Engel olurdum.
Çam ağaçlarının büyüyüp gelişmesinin çok yıllar aldığını bildiğimden, Koca Çam’ın kaç asırlık olduğunu tahmin etmem imkânsız… Ve ne kadar canlıya ev sahipliği etti, kaç kereler gölgesindeki sohbet meclislerine ve çocukların oyunlarına tanıklık etti… Bir o, bir de Allah bilebilir ancak.
Çam ve çocuk kelimesi yan yana geldiğinde benim ilk aklıma gelen çam kabuklarından yaptığımız oyuncaklardır. Öncelikle ya dere kenarından ya da Seyhan Nehri sahilinden zamanın ve suyun tam işlenme kıvamına getirdiği çam kabukları devşirilmelidir. Bunlar 5-10 cm kalınlığında, en ve boyu ise 20-40 cm arasında değişen bloklardır. Yanlış anlaşılmasın kabuklar hiçbir zaman yaşayan çamlardan elde edilmezdi. Çürümüş ya da sele kapılmış çamların kabuklarıydı bunlar… Akarsu getirirdi bizlere işte. Ve başlardık gölge bir yerde kabukları şekillendirmeye. Çok kolay ve eğlencelidir o kabukları yontması. Her çocuk kabiliyeti doğrultusunda oyuncaklar yapardı; traktör, kamyon, otomobil… İş bitiminde üzerimiz kıpkızıl çam kabuğu talaşı olurdu… Ama mis gibi de çam kokardık.
Oyun oyuncak bahsi konuşulur da sındılıkları atlamak olur mu? Peki ya, nedir Sındılık? Önceden de söylediğim gibi üç yeşilden, üç güzelden birisinin adıdır sındılık… Tarif edip de sizi merakta bırakmayacağım. Evet, aynı Murt’ta olduğu gibi sonradan öğrendim ki “Zakkum” imiş sındılığın bilinen adı… Ve ben yine yadırgadım bu ismi. Çünkü bildiğim kadarıyla cehennemde olduğu söylenen bir ağacın adıdır zakkum… Düşündüm de; “Hem kök ve gövdesinin ve hem de yapraklarının acı ve zehirli olmasından ötürü bu ismi yakıştırmışlardı Sındılık’a… Bu güzel ağaççıkların talihi ise kötüymüş ki, bu sıfat yapışmış kalmış onlara…”
İşte bildiğiniz üzere güzel pembe çiçekli ve her mevsim yeşil yapraklarıyla güzel bir bitkidir Sındılık… Ve bizim toprakların özellikle dere kenarlarının güzelleridir onlar. Dere ile beraber kilometrelerce yeşil ve pembe renkli bir hat oluştururlar.
Şimdi haklı olarak diyeceksiniz ki; “Böyle bir bitkiden nasıl bir oyuncak yapar da oynar çocuklar?” Haklısınız… Çünkü siz şunu bilmiyorsunuz; yılın belirli dönemlerinde bizim “kopuşmak” diye tabir ettiğimiz bir özelliği vardır Sındılık’ın. İşte o dönemde sındılığın çok yaşlı olmayan dallarının kabuğu yöre insanının bildiği bir yöntemle kolayca sıyrılır… Çok kolaydır ki çocuklar bile yapabilir bu işlemi. Sıyırmak deyince yanlış anlaşılmasın… Nasıl anlatayım? 3-4 cm. çapında ve 2 metreye varan uzunluklara kadar hortumlar yapmak demektir bu “kopuşturmak” işlemi… Yani kılıcı kınından çeker gibi çekiverirsiniz dalı kabuğunun içinden. Aynı işlem çamın körpe dallarına da uygulanabilir. Ama çamdan elde edilen hortumcuklar sındılıktan yapılanlarla kıyaslanamayacak kadar ince ve kısadır.
Eee, ne mi yapılır bu hortumlarla? Birincisi; ipucu verdiğim gibi, kabuk kın, içindeki dal da kılıçtır… Kılıççılık oyna. İkincisi; sızdırmazlık sıfır ve dalla kabuğun bir birine uyumu mükemmel olduğu için, elinizde bulunan güzel bir enjekte aletidir. Vee… Enjekte et derenin suyunu, sık rakip takımdakilerin üzerine üzerine… Üçüncüsü ve en zevklisi; eklersin hortumları uc uca, metrelerce uzağa iletirsin de suyu, minyatür bahçe ve tarlanı sularsın. Hatta kabiliyetin varsa hortumdan gelen suyun döküldüğü yere çarklar ve su dolapçıkları yaparsın… Fır fır döndürsün su, sen de seyret…
Acıklı bir durumdur ki; biz Sındılık’tan kopuşturduğumuz hortumlarla suyu metrelerce uzaklığa iletirdik de oyun niyetine… Köyümüzün evlerine suyu taşıyacak bir içme suyu şebekesi bile yoktu o yıllarda. Oysa köyün mıntıkası şırıl şırıl su kaynağıyla bezenmişti; Seyhan Nehri, Leylideresi, pınarlar, oluklar… İşte bu aşamada biz çocuklara da büyük görev düşüyordu bu konuda… Görevin adı: Sakalık…
Elbette sadece oyun oynamakla geçmezdi köydeki yaz tatilimiz. Tarlaları otlardan arındırmak, tarla bahçe ve bostanı sulamak, meyve ve sebze toplamak, pamuk devşirmek ve tabii ki sığırtmaçlık ve sakalık… Hoş onların da oyundan bir farkı yoktu bizim için. Zaten büyüklerimiz de bu işlerde yormazdı bizi. Yaşımıza ve cüssemize göre yardımcı olurduk işte…
Bir sakanın görevini anlatma zamanı geldi gelmesine de… Önce şunu belirtmek istiyorum; baştan beri size aktardığım bütün bunlar elbette o bahsettiğim melodinin beni götürdüğü anılardı. Ama beni sırtına bindirip de hatıralarıma seyahat ettiren o melodinin ilk uğradığı menzil işte burasıdır… Yani sakalığım.
Köyün bir kilometre kadar uzağındadır suyu en bol ve en yakın kaynak. At ve eşeklerle taşınırdı işte o su köye. Her evde mutlaka bir eşek vardı… Bizim ise fazladan bir de atımız. Köyde iki at vardı zaten; bizimkisi doru, Fatma Ninelerinki beyaz… Yani kırat. Bizim at koskoca olmasına rağmen tuhaftı biraz; olur olmaz şeyden ürkerdi… Mesela eşeklerin bazısından, ya da köydeki köpeklerin bir ikisinden ve hatta bazen tavuktan ya da bir kertenkeleden. Yüzüne söylemezdim ama içten içe sinirlenirdim; “Sen nasıl atsın ya? Boyundan posundan utan!” İşte atın ürkek olmasından dolayı çok heves etmeme rağmen pek nadir olarak atla gönderilirdim suya… Genelde bineğim eşek olurdu. Ama o atla köy ile bahçe arasında (yani Dedemlerden başkasının pek kullanmadığı güzergâhta) tek başıma pek çok sefer yapmışlığım vardır. Evde yemek ve diğer işlerle görevli nineme kozasından ayrılmamış pamukları getirirdim atla… Herkes tarlada pamuk devşirirken ninemde arta kalan zamanlarında bu kozasıyla beraber toplanmış pamuğu ayıklama işini severdi çünkü. Uzatmayayım; at binme zevkim çocukluğumda kaldı… Çocukluğum da bildiğiniz yerde. Ondan sonra maalesef bir daha at binmek nasip olmadı. Zaten çabuk öldü bizim doru at… Hoş; şimdi eşek bile bulmak epey zor köyde… Takılırım bazen bizimkilere köye vardığımda, “Ya nasıl köy olmuş burası bir eşek bile anırmıyor… Şöyle doya doya dinlesek bir eşek çıkıp anırsa da…”
Dediğim gibi o zamanlar her evin bir eşeği vardı. Suya giderken sıra sıra olurdu o eşekler… Eşeklerinin sırtında da biz çocuklar. Dönüşte de beraber gelirdik elbette… Suyu yüklenen “İşte gidiyorum ben” Demezdi. Birbirimizi beklerdik ve yine beraberce koyulurduk yola.
Peki ya su nasıl ve neyle taşınırdı? Eşeğin palanı üzerine atılan ve yine “saka” diye adlandırılan tahta heybeye yüklenirdi su kapları. Alt tarafı ve sağı solu ve de palan tarafına düşen yüzeyleri ahşap olan sakaların, dış tarafa bakan yüzeyleri boştur… İşte o taraftan yüklenir su kapları ve iplerle bir kafes yapılıp sıkıca bağlanır. Kaplar yüklenince oluğun yakınındaki binek taşı kullanılarak bizde bineriz eşeğin sırtına… Ve haydi sakalar yola devam.
Su kaplarından bahsetmezsem duramam. O zaman kullanımda olan üç çeşit su kabı vardı… Birincisi; fıçılar… Yüzeyleri metal levhadandı (sanırım çinko alaşımlı) fıçıların. Taban ve üstü ise tahtadan. Oval kesitli ve 10-15 litre hacimliydiler gibi hatırlıyorum. İkincisi; su kabakları… Doğaldılar ve Allah mutlaka bu iş için yaratmıştı. Hatta sonradan farkına vardım ki su kabağının iç çeperini çevreleyen kadifemsi doku mükemmel bir izole malzemesi idi. İşte onun için suyun ısısı öyle çabucak kaybolup gitmezdi… Onlar da irili ufaklıydı. Hatta şimdi yerini bilmediğim bir tane var bizim evde de… Birkaç sene önce köyde kullanılmayan eşyaların arasında bulmuştu da kardeşim eve getirmiştik. Nerden baksan o da alır 10 litre su… Söylediklerine göre babamın halasının çeyizlerinden birisiymiş. Kaba hesapla yani 50-60 yaşında bir su kabağı. İşin acı yanı; birkaç zaman biz de evde teşhir etmiştik. Ama söylediğim gibi yerini bilmiyorum şimdi… Aramam gerekecek. Üçüncüsü; bardaklar… Evet, şu meşhur “Eski çamlar bardak oldu.” Atasözündeki çam bardaklar. Bardak deyince hafife almayın sakın… Rahat  10-15 litre kapasitesi vardı o bardakların. Çam ağacından içi oyularak yapılmış mükemmel sanat eserleridir. Ve içindeki su da yine aynı mükemmel lezzettedir. Bu konuda da içimi acıtan bir şey vardır; artık bu bardaklar elbette kullanılmıyor. Bir yerde hâlâ bu zanaatı icra eden, yani çam bardak yapan birisi varmış. Oraya yolum düşmüyor, ama yakın yerleri ziyaret etme şansım oluyor bazen… İşin ilginç tarafı; hep döndükten sonra aklıma geliyor benim… “Bak yine çam bardakları görmeye gitmedin.” Diyerek kendime sitem ediyorum.
O zamanlar bir de tek tük naylon bidonlar görünmeye başlamıştı su kaplarının arasında… Ama ben onlardan bahsetmek bile istemiyorum. Tahmin ettiğiniz gibi çoğaldılar sonradan ve istila ettiler her bir tarafı. O güzelim su kapları kaybolup gitti onların yüzünden… Yani “Eski çamlar bardak oldu… Ve çam bardaklar da tarih oldu.” Maalesef.
  “Dump cubu dubu cubu Cump dubu cubu dubu Dumb cubu cump dubu cump…” İşte bu o melodidir ki eşeklerin sırtına yükleyip de su taşıdığımız o fıçıların içerisindeki suyun çalkalanırken oluşturduğu temponun aynısıdır. Su eşeğin ritmik adımları sebebiyle çalkalanıp da çinko fıçıların bir o çeperine bir bu çeperine vurdukça bu güzel melodi çıkardı ortaya… Gerçi o klasik müzik eserinin temposu çok daha hızlıdır ama melodi aynıdır bence. Hem bazen kısa mesafeli yarışlar yapardık bu yolculuk sırasında… İşte o zaman tempo daha da hızlanır ve neredeyse o melodinin hızına erişirdi.
Altımdaki eşek normal süratinde seyrettiği zamanların çoğunda suyun çıkardığı o ses ninni gibi gelirmiş ki bana, o kısa yolculuk esnasında uyuklarmışım. Ne zamanki ses kesilir, işte o zaman kendime gelirim. Ses niye mi kesilirdi? Sanırım eşek de hissederdi benim uyukladığımı… İşte uyukladığımı fırsat bilip güzergâhımız olan iki tarla arasındaki patikanın kenarındaki pamuk kozalarını ya da henüz büyümesini tamamlamamış körpecik karpuzları yemeye koyulurdu hemen… O durunca ninni de susardı elbette ve ben uyanırdım. Oysa normal şartlarda hiç de engel olmazdım ot yemek için duraklamalarına keratanın…
Bineksiz yani yaya olarak su taşıdığımız zamanlarda olurdu… Ama o zaman daha kestirme olan yaya yolunu kullanırdık ve elbette elimizdeki su kapları hacimce daha küçüktü… Çocukluğumuzda yine şimdiler de olduğu gibi yaz aylarına denk gelirmiş ki Ramazan Ayı… Oruç tutan büyüklerimize en taze ve en soğuk suyu getirmek bir zevk olurdu bize. İşte onun için ikide bir sorardık dayıma;
-Dayı saat kaç?
-İftara çok mu daha dayı?
Ve en sonunda istediğimiz cevabı alırdık;
-Yarım saat var yeğenim. Ama bak koşmadan gidip gelin…
Ama biz nedense dayımın son cümlesini yine duymazdık… Zaten önceden hazırladığımız su kaplarını kaptığımız gibi koşardık Koca Oluk’a.
İftar deyince hiç unutamadığım bir lezzet var ki anlatamam. Yaz mevsimi olmasına ve çocuk olmamıza rağmen biz de oruç tutardık çoğu günler… Buzdolabının her evde olmadığı dönemlerdi onlar… Hoş; bizim köyde elektrik de yoktu zaten. İşte o zamanlar Adana’dan buz gönderilirdi köye. Buzlar çam talaşının içinde gelirdi. Bir çeşit izole tekniğiydi bu… Böylece buz sıcaktan korunmuş olurdu yolculuğu müddetince. Kullanılmadan önce ise güzelce yıkanır ve sonra parçalanır… Daha sonra da içilecek suyun içerisine atılırdı. İşte o suyun lezzeti hep damağımdadır. Tarif edemem… Çamsı ve serin bir su diye tarif etmeye çalışabilirim ancak… İçtikçe içerdik.
Su konusunda hatırladıkça kendi kendime tebessüm ettiğim bir olay vardır ki… İşte şimdi de güldüm; Köyde kaldığımız sürece oluklardan akan suya öyle alışırmışız ki, Adana’ ya döndüğümüzün ilk günlerinde hep muslukları açık unuturduk… Çünkü yaz boyunca mis gibi sularını içtiğimiz o olukların ne bir musluğu vardı… Ne de açma kapama derdi. Her daim akıp dururlardı…
**************************
Bir melodinin beni sırtına bindirip de alıp uçurduğu anılarımdı işte bütün bunlar. Uzun oldu farkındayım… Oysa baştan beri uzun olmasın yazı diye çoğu anıları atlamış, olaylara ve zamana ait yorumlarımı da oldukça kısa tutmaya çalışmıştım.
Diyeceğim o ki; siz de çekinmeyin tutunun bir şeylere, mesela bir melodiye, ya da bir fotoğrafa, ne bileyim belki de güzel bir kokuya ve arada sırada uçun maziye… Ama sakın ola ki orda kalmayın. Dönün… Dönün çünkü yaşanacak güzel günler var daha. Döndüğünüzde de gülün kendi kendinize. Kahkahayla değil ama… Çünkü kalbi karartır kahkaha. Bunca ağlayan varken kahkahayla gülmek hem biraz da saygısızlık değil midir onlara? Gülün… Tebessümle gülün. Çünkü tebessüm ettiğinde insan, değil sadece yüzü, gözü de yüreği de ruhu da güler…
*****************************
Güldünüz biliyorum şimdi. Gülün gülün… Ben de gülüyorum zaten.
Dump cubu dubu cubu Cump dubu cubu dubu Dumb cubu cump dubu cump…

20.11.2011


Yorum Gönder