25 Ağustos 2012 Cumartesi

KUŞLAR GİBİ ÖZGÜR OLMAK




KUŞLAR GİBİ ÖZGÜR OLMAK

Bir daha… Bir daha çırptı kanatlarını. Amansız bir kovalamacaydı sanki. Kâh arayı epey açıyor gibi oluyordu, kâh yağmurun“Elim sende!” demesine ramak kalıyordu. Yuvaya yaklaştıkça ilk tedirginliği silinmişti. Hatta neredeyse neşelenecekti. Ama tam üzerinden geçtiği şu, üstü açık lüks otomobildeki sarışın, serçeciğin neşesini kursağında bıraktı.

Önce, usturuplu bir lânet okudu yağmura, sarışın. Sonra, arabanın tentesini harekete geçiren butona, şiddetli bir yumruk indirdi. Otomobilin tentesi sessiz bir iniltiyle kapanırken, sarışın kızın, otomobilinden daha kırmızı dudaklarından, dudaklarının kırmızısından üç ton daha kırmızı olan bir feryat, serçenin kulaklarında patladı; “Kuşlar gibi özgür olmak istiyorum!  Şu, uçan kuş kadar, özgür olmak benim de hakkım…”

Neşelenmeyi unutmak bir yana, uçmayı unutacak gibi oldu bir an için, serçecik. Daha önce de defalarca duymuştu bu cümleyi ama hiç oralı olmamış, boyun kıvırıp, gülüp geçmişti. Sarışının sözlerinin, doğrudan muhatabı olmak bile dokunmazdı belki, başka bir zaman olsaydı. Ama yağmura yakalanmamak için kan ter içinde olduğu bu anda; kanatlarının mı kendini, yoksa kendinin mi kanatlarını taşıdığının anlaşılmaz olduğu şu zamanda, o alevden kelimeler serçenin, ağırına gitmişti.

Ağlasa… Bilirdi ki; gözyaşının akması, ölümdü serçeler için. Ağlamadı… Ağlamadı ama ne ağlamaktan, ne de ölümden korktuğu içindi ağlamaması… Şimdi yuvada bekleyen yavruları olmasa idi eğer, gözyaşının, gözünde bir damla kadar değeri yoktu. Gözyaşını da, yorgun küçük bedenini de yağmura karıştırıverirdi de, dinerdi sızısı. Şimdi yuvada bekleyen yavruları olmasa idi eğer, gam değildi; yuvaya ha ulaşsındı, ha ulaşamasındı…

Aklına yavruları düşer düşmez, kendini toparladı. Kanatlarını yeniden bir önceki ritimle çırparak, yuvasına doğru uçmaya devam etti. Ama uçarken de minicik beyninde, kocaman sorular dolandı, durdu; İnsanlar, neye dayanarak kuşların, özgür olduğu hükmüne varıyordu ki? Onlar, bilmiyorlar mı; pamuk ipliğine bağlıdır kuşların hayatı? Meselâ, sırıtkan bir afacanın sapanından çıkan, bir taşın hedefi olmak vardı, kuşların kaderinde. Ya da gözü büyüklüğünde bir saçma tanesi, bitiriverirdi bir kuşun hayatını. Ya da belki bilinmez; bir yırtıcı kuşun pençelerinde son bulurdu, zaten kısa olan ömrü…

Yuvasını artık gördüğünde, son bir soru daha geldi aklına: “Ya insanlar, anlayabilir mi ki; yuvadan uçarken, geri dönüp, dönemeyeceğini bilememenin, ne demek olduğunu? Ya “Döndüğünde, yuvayı yerinde bulamamak…” Ya da “Yuvaya ulaşıp da yavrularını yerinde bulamamak.” korkusunu, tarif edebilir mi ki insanlar?

Yuvaya ulaşıp da yavrularını hasretle koklarken, “Acaba” dedi, “Uçmayı mı özgürlükle bir görüyor, insanlar?” “Eğer öyleyse, yine de en özgür olan yaratık, insandır.” diye cevapladı serçecik, kendi sorduğu sorusunu.”Çünkü üzerine binip de, her istediği yere uçabileceği, demir kuşlar yapıyor ya zaten insanoğlu. Hem de hiçbir kuşun yakalayamayacağı bir süratle, hiçbir kuşun erişemeyeceği yüksekliklere, kanat çırpma zahmeti bile göstermeden, ulaşıyor ya…” diyerek de pekiştirdi, zaten doğru olan cevabını.

Yüzü ekşidi ama aniden, “Hâl böyle iken, yine de insanoğlu, o demir kuşlarla, demir ve ateş yağdırıp duruyor, diğer kardeşlerinin üstüne. Hem de bunu özgürlük adına yaptıklarını söylemeleri yok mu? İşte bu kahrediyor beni.” diye sitem etti serçecik… “İyi ki de kanatlı yaratmamış insanları, Yaradan. Kanatsızken böyleler ya, bir de kanatları olsaydı?” diyerek, iç geçirdi sessizce ve yine sessizce şükretti; “Kuşları kanatlı, insanları kanatsız yaratan Rabbim! Sana sonsuz teşekkürler…”

Şükrünü bitirdiğinde düşünmeyi de bitireceğini sanıyordu. Ama olmadı... Sokurdanarak kendi kendine sordu; “Hele ki şu, ‘Evrim Teorisi’ diye adlandırdıkları safsataya ne demeli?” Cevabını da yine kendi verdi; “Teori değil de, bir gerçek olmuş olsaydı evrim; insan kanatlı bir yaratıktı şimdi… Çünkü yaratıldığından beri onun kadar uçmaya bu kadar hevesli başka bir canlı yoktur.”

Keşke bütün bu düşündüklerini söyleyebilseydi serçecik. İnsanlara haykırabilseydi keşke; “Uçmak değildir, özgürlük. Özgürlük, korkusuzca konabilmektir.”

 Ama insanlar, kuşdili bilmezdi. Hem kuşdili bilseler bile insanlar, kuşları dinlemezdi. İnsanlar kendi nefsinden başkasını dinlemezdi…
 
Derin bir iç çekti serçecik ve içten içe söylendi; “Ah, insanoğlu ah! Benim kadar bile düşünemiyorsunuz bunları… Bir kuş kadar bile, göremiyorsunuz gerçekleri. Bir de fikrini ve zikrini beğenmediğiniz insanlara, kuş beyinli dersiniz. Ah, insanoğlu ah!”

Belki daha da düşünüp duracaktı ama söylediği son cümleyle, gayri ihtiyari bir espri yaptığının farkına vardı ve “Kuş beyinli! Kuş beyinli…” diyerek yüksek sesle söylenmeye ve kikirdemeye başladı. Neden sonra yavrularının farkına vardı; hepsi de fal taşı gibi açılmış gözleriyle, annelerine boş boş bakıyordu. Öyle ya; deminden beri kendilerini unutup da uzaklara dalan anneleri, şimdi kikirdiyordu. Zaten dalıp gitmesine bir anlam verememişlerdi ki, şimdi annelerinin böyle sebepsiz gülmesine, nasıl anlam verebilirlerdi? Anne serçe, yavrularının şaşkınlığının farkına vardı ve “Yok bir şey yavrularım, iyiyim. İyiyim…” dercesine yavrularının gözüne tatlı tatlı baktı. Deminki yaptığı esprinin verdiği neşe ile yavrularının bu şaşkın ve bir o kadar da komik ifadelerine şahit olmanın neşesi birleşince, öncekinden de daha yüksek ve iştahlı bir sesle kikirdemeye devam etti, serçecik. Ama bu defa yalnız gülmüyordu. Çünkü annelerinin iyi olduğuna kanaat getiren yavru serçeler de eşlik etti annelerine. Hep beraber, kikirdediler. Kikirdediler…

Bir daha… Bir daha sardı kanatlarıyla yavrularını, serçecik.

İşte şimdi “Kuşlar gibi özgürdü."


25.08.2012
Sadi Atay
                                                  

                                                                                                                         

Yorum Gönder